Tramvay öldü, badem gözlü oldu!

14 Ocak 2015

Bazılarınızın böyle cümleler mırıldandığını
duyar gibi oluyorum…
İnanın böyle değil, tramvay özlemi
sadece kuru bir nostaljiden ibaret değil…
Neden mi? Bakınız anlatayım…
***
Tramvayın ön ve arka sahanlıkları
tıklım tıklım… Tıpkı şimdiki minibüsler
gibi… Biletçi içeriden bağırıyor:
“Salona buyurun beyler!”
Arabaya daha fazla yolcu alabilmek
için aracındaki kanepelerden
bir sırayı kaldıran minibüsçüleri düşünün…
İşte biletçinin salon (!) diyerek,
yolcuları davet ettiği “sahanlık”
böyle daracık bir alan…
Salona, yani sahanlıklara geçmenizin
hiçbir faydası yok, vagonda
bir sandalye bulup oturmanız zaten
mümkün değil, ne var ki içeriye geçip
kışın ayazında titremekten kurtuluyorsunuz.
Tramvay, özellikle sabah ve akşam
saatleri öylesine kalabalık olurdu
ki, biletçi binen ve inenlere yol
tarif etme görevini de üstlenirdi!
“Beyler, ineceklere müsaade edin,
yol verin geçsinler! Buradan gel beybaba,
sen de şuradan hanım teyzeciğim!”
Bu arada – ortaya doğru – sık sık
seslenirdi:
“Biletler unutulmasın beyler!”
Çünkü bilet almış numarası yaparak
bedava seyahat etmek isteyenler
olurdu…
Haaa… Biletçiden söz etmeden
konuyu kapatmayalım…
Yılan gibi süzülen adam!
Vagonlarda, aracın ön sahanlığından
arkaya, ardından arkadan
öne yarım insanın bile geçemeyeceği
kalabalığın arasından, dur durak
bilmeden sürekli ve büyük bir ustalıkla
yılan gibi süzülerek geçen bu
becerikli adam, yeni binen yolculara
bilet kesmeye çalışırdı! Sol elinde,
göğsüyle kolu arasına sıkıştırdığı
altlı üstlü sımsıkı istiflenmiş, iki yanından
kalınca siyah iki lastikle sıkıştırılmış,
çeşitli ebat ve renklerde
onlarca bilet demeti yerleştirilmiş,
iki yüzlü, küçük bir kutu bulunur; o,
bu tahta kutuyu, sağ elindeki arkası
lastikli kalın bir kalemle arada bir
tıklatarak, yolculara kâh bilet almalarını
hatırlatır, kâh kendisine yol
açmaya çalışırdı. Bu kalem, biletin
üzerine “V” şeklinde bir ‘görüldü’
işareti yapmasına yarardı. Yolcudan
topladığı parayı, önünde omzundan
aşağı kayışla asılı deri bir çantanın
içinde biriktirir, gerektiğinde onun
içinden yolcuya para üstü verirdi.
Eğer inecek varsa; durağa gelmeden,
pencerenin üst hizasında bir
yerden vagonu uzunlamasına kat
eden, tavana sabitlenmiş bir kordona
asılarak vatmana (tramvaya
kumanda eden sürücü) sinyal verir,inecek yolcu olduğunu kendisine çıngırakla
duyururdu.
Onlar birer halk filozofu
Biletçinin işi ağırdı… Araca zaman zaman,
vagonların hem ön, hem de arka kapılarından
binilir, böylece biletsiz seyahat etmek isteyen
kaçakları yakalamak çoğu zaman imkânsız
hale gelirdi. Hele bedavacılar ve bizim gibi maceracı
çocuklar, vagonun sahanlığında inmeye
hazır alesta bekler, biletçi gelir gelmez, hemen
kapıdan atlayıp araç hareket eder etmez diğer
kapıdan yeniden binerdi. O zaman biletçi
tramvayı durdurup vagondan iner, dört bir tarafa
dağılarak kaçışan çocukları kovalamaya
kalkışırdı.
Sanırım birçoğu artık rahmet-i Rahmana
kavuşmuş bulunan o tramvay biletçilerin
büyük kısmının çilekeş, efendi, halden anlar,
nazik, halk filozofu adamlar olduğunu tereddütsüz
söyleyebilirim… Bu zarif adamlar, halkın
sosyal hali ve ruh yapısına göre davranır,
bedavacıları ahali içinde asla utandırmadan,
sessizce araçtan indirmeyi başarırdı.
Kırmızı – Beyaz yolculuk!
Arkadaşlarla birlikte sabah okula gitmek
için bindiğimiz 37 numaralı “Edirnekapı-
Bahçekapı” tramvayından, aracın üçüncü durağı
olan Altay’a kadar giderdik. (Altay durağı
ve semti, 1961 Ağustos’unda tramvayların Rumeli
yakasından kaldırılmasıyla birlikte ortadan
kalkmış; ancak çok sonraki yıllarda durağın
arkasına inşa edilen şirin camiye ‘Altay’
adı verilmesiyle yeniden hatırlanıvermişti.)
Evimizden okulumuza ulaşmak (Karagümrük
Orta Okulu) yaya olarak yaklaşık 10 -12 dakika
sürerdi, okula pekâlâ yaya gidebilirdik… Ama
tramvay macerası, hele biletçiye yakalanmadan
seyahat edebilmek büyük bir zevkti. O gün
biletçiye yakalananlar gün boyu alaya alınır,
bu büyük hadise (!) ertesi güne kadar unutulmaz,
durmadan tekrarlanırdı.
Biletçiler, vagonlar özellikle sabahları çok
kalabalık olduğundan, aracın bir kapısındanatlayıp, diğerinden binerek, sahanlığa doluşan
yeni yolculara bilet kesmeye çalışırlardı. Biletçiden
dayak yememek için, yanımızda her
zaman iki buçuk kuruş (yüz para) bulundurur,
biletçi amcaya yakalandığımızda, bu üzerinde
buğday başağı dolanan, ortası delik parayı istemeden
da olsa, pasomuzla beraber kendisine
uzatır, böylece hışmından kurtulurduk.
***
Tramvaylarda vagonlardan öndekinin rengi
kırmızı, arkadakininki yeşildi. Bu kırmızı-
yeşil forma, vagonların mevkiini (yani sınıfını)
gösterirdi. Kırmızı olanı birinci mevki
olup, lokomotif görevi üstlenir, yeşili ise ikinci
mevki olarak gerisinden gelirdi. Birinci mevki
vagonların koltukları (sandalyeleri) deriden,
ikincilerin tahta idi. Bu sınıf farkını (kast sistemi
uygulaması) fakir İstanbullu, tramvay seyahatleri
esnasında derinden hisseder, içten
içe üzülür, yaralanırdı. Bu mevki farkı, maalesef
yıllarca şehir hatları vapurlarında da ısrarla
uygulanmıştı!
Tramvayda seyahat etme ücreti normal vatandaşlara
birinci mevkide 15, ikinci mevkide
10 kuruştu; ama yoksul halk, hele fakir semtlerde
bu beş kuruşluk farkı ödeyebilme imkânına
kesinlikle sahip değildi.
Talebeye yüz para!
Ortaokul yıllarımızda (1957 -59) talebe biletleri
birinci mevki 5, ikinci mevki 3 kuruştu.
Ancak biletçiler üç kuruş yerine iki buçuk
kuruşu da kabul eder, dolayısıyla hepimiz yanımızda
üç kuruş yerine iki buçuk kuruş (yüz
para) bulundurmaya çalışır, böylece tramvaya
her binişte yarım kuruş (yani yirmi para) kâr
ederdik!
***
Tramvaylarda koltuklar (ya da sandalyeler)
tek kişilikti; yani eşiniz, anneniz ya da çocuğunuzla
yan yana seyahat etme imkânınız yoktu.
Bu sandalyeler, vagonun her iki tarafına tek
sıra halinde tesbih tanesi gibi dizilmişlerdi.
Ne var ki, iskemleler sabit değildi, arkalıkları
öne veya arkaya hareket eder, size dostunuzla
karşılıklı oturma şansı sağlardı.
***
Birinci mevki vagonları tenha olur, burada
yolculuk edenler çok zaman oturma fırsatı bulurdu.
Ama ikinci mevkiler tıklım tıklım olur,
vagon sahanlıkları balık istifi dolardı. Vagon
cephelerinde görünen “Asılmak tehlikeli ve
yasaktır” yazısına rağmen, yolcular tramvay
basamaklarına salkım salkım asılır, bununla
da yetinmez, vagon arkalarına ve pencerelerin
dış korkuluklarına tutunarak (asılarak), vagon
dışında yolculuk yapmaya çalışırlardı.
Tramvaylar son seferlerinde (veya arızalı
durumlarda), – devrimizde otobüslerin gidilecek
hatları gösteren bölümlerine “Servis Dışı”
ibaresi koymaları gibi – vagonun üst kısmındaki
yere “Depoya Gider” levhasını asar, yolcu
alamayacaklarını belirtirlerdi. Bu tabir halk
arasında yıllarca, “Asılma, depoya gider” şeklinde
tekerleme olarak söylenmiş, tramvay dönemi
sonrası güzel hanımlar, kendilerine laf
atan gençlere, bu tekerlemeyle karşılık verir
olmuşlardı.
Hadisene büyükbaba!
Düz bir ray üstünde giden (yani yolu sabit),
dolayısıyla nasıl hareket edeceği aşağı yukarı
belli bir taşıma aracı olan tramvay, cadde üzerinde
sağa sola manevra yapabilen kamyon,
otomobil ve otobüs gibi motorlu araçlara göre
çok daha güvenli bir ulaşım vasıtası idi…
Tramvayların hızı düz yollarda 25, dönemeçlerde
5 km. kadardı… Bundan hızlı gidildiğinde
bilhassa virajlarda, yokuş aşağı inişlerde
ve çiseleyen yağmurlarda yerler kayganlaştığında
vagonlar raydan çıkabiliyor, devrilebiliyordu.
Ancak, tramvayların yüz yıllık tarihi
boyunca, özellikle elektrikli döneme geçildikten
sonra (ki daha önceleri atlı imiş!), yılda taşıdıkları
yüz milyonluk yolcu kitlesi hacmine
nispetle pek az kaza yaptıkları, ölümle neticelenen
kazaların ise hemen hiç görülmediği
söylenebilir.
Ulaşım vasıtaları, elbette içinde bulundukları
çağla birlikte değerlendirilir. Tramvaylar,
özel otomobillerin yok denecek kadar az, “Dolmuş”
adı verilen küçük toplu taşıma araçları nın kifayetsiz ve ücretleri halkın gelir seviyesinin
üzerinde olduğu zamanlarda, vatandaşın
kesesine en uygun ulaşım araçlarıydı.
İnsanlar vagonlara, “Selâmun aleyküm”
veya “ Merhaba” diyerek selâmla girer, selamını
alanlar mutlaka bulunurdu… Tramvay yavaş
hareket ettiği için, insanların zamanı boldu.
Halk, hükümete ve belediyeye en sert tenkitleri
orada dile getirir, herkes hangi hastalıkta, ne
tür bitkileri kaynatacağını, kızı veya oğlunun
çeyizini nasıl ve nereden temin edeceğini önceden
hiç tanımadığı yaşlı bir hanım teyzeden öğrenirdi.
Burada tarihten edebiyata en hararetli
ve zevkli sohbetler bu mahfilde tartışılır, bazen
güngörmüş bir efendibabanın tatlı muhabbetini
bütün vagon sessizce ve edep içinde dinlerdi.
Tramvay İstanbul’un en demokrat, en eğlenceli,
en öğretici okullarından biriydi…
***
60’lı yıllara gelindiğinde daracık İstanbul
caddelerinde tramvay, her yeri dolduran otomobil
ve otobüs konvoylarının önünde hız
kesen demode bir engel olarak görülmeye başladı.
Tramvay, gençlerin önünde yürüyen yaşlı
büyükler gibi, ağır adımlarla yol alıyor, arkadakiler
“Hadisene büyük baba!” dercesine, sabırsızlıkla
ona katlanmaya çalışıyordu. Gazete
ve dergilere onun hakkında en merhametsiz
yazılar yazıldı, karikatürleri çizildi.
Sonunda o gözü yaşlı büyükbaba, önce Rumeli,
ardından Anadolu yakasından sessiz sedasız
aramızdan ayrılıverdi…
Bu kırmızı – yeşil sevgili, bu emektar dost,
her türlü eleştiriye rağmen, acı ve tatlı yüzlerce
hatırasıyla, İstanbullunun zihninde her
zaman “Badem Gözlü” kalmaya ve dimağlarımızda
yaşamaya devam edecektir…
Sohbetimize şâirin şu satırlarıyla son verelim…
“Tramvaylar geçerdi, yeşil ve kırmızı,
Dar ve tenha sokaklardan
İnsanlar iner – binerdi, sâkin ve telâşsız…”

...
Yazının tümü basılı dergimizde! ABONE olmak için lütfen TIKLAYIN

Etiketler:

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir