Turgut Özal Dosyası

21 Mart 2016

17 Nisan 1993’te vefat eden
Turgut Özal’ın ölümü
üzerinden tam 19 yıl 5 ay 8 gün
geçmiş ve Ankara Cumhuriyet
Başsavcılığı; “otopsi yapılmak
üzere, merhum Cumhurbaşkanının
kabrinin açılmasına” karar vermişti.
Tarih 2 Ekim 2012’yi, saatler
ise 08:35’i gösteriyordu ki, iş
makineleri mezarı açmak için
çoktan işe koyulmuştu bile.
Saatler, 12:30’u gösterdiğinde ise…
İşte tam da o an, zaman adeta durdu!
Çünkü hiç kimse, böylesine ilginç
bir manzarayla karşılaşmayı
beklemiyordu.
Mezar su ile dolu ve suyun derinliği
yaklaşık bir metre elli santimdi.
Ve…
*
Şu an yukarıdaki cümle pek bir anlam ifade etmese
de, ilerleyen satırlarda bunun ne demek
olduğunu, sözü geçen suyun bir ceset için nasıl
bir önem arz ettiğine de değineceğiz.
Kimse böylesi bir tabloyla karşılaşmayı beklemiyordu
elbette. Adli Tıp uzmanları da dâhil
olmak üzere herkes şaşkındı. Bu durum
akıllara bir takım soruları da beraberinde getirmişti:
İlk olarak, su oraya nasıl ve nereden gelmişti?
Bunca yıl nasıl sabit kalmıştı?
İkincisi ise, su cenazeyi nasıl etkilemişti?
İlk sorunun cevabına ulaşmak hiçbir zaman
mümkün olmayacaktı fakat ikinci sorunun
cevabı bizi, geçmiş ve gelecek arasında bir
köprü kurmaya itecek, teknolojik alanda yapılan
çalışmaların geliştirilmesine ışık olacak
ve bir takım yöntemlerin geliştirilmesine
vesile olacaktı.
Hem, dünyada bu güne kadar kimin… Hem de
böylesine önemli birinin, açılan mezarı suyla
dolu çıkmıştı ki?
İşte bu mezar, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin
8. Cumhurbaşkanı Turgut Özal’a aitti.
*
Ölümünün yirminci yılında açılan kabrinden,
doğal olarak sadece kemiklerinin çıkması
beklenen Turgut Özal’ın bedeninin, özellikle
de belden yukarısının bu kadar zamanda bütünlüğünü
korumuş olması, elbette çok hayret
vericiydi.
Uzmanlar “sabunlaşma” olduğunu düşünüp,
bedenin bazı bölümlerinin bundan dolayı
korunduğunu ileri sürmüşlerdi. Bunu düşünmekte
haklıydılar da…
Sabunlaşmanın ne demek olduğuna birazdan
değineceğiz.
Suyun üst kısmından bir takım analizler yapmak
için örnekler alındıktan ve merhumun
bedeni dışarı çıkarıldıktan sonra, suyu boşaltmak
üzere bir pompa getirildi. Ve çukurun
içindeki su boşaltıldı.
Uzmanlar çukurun hangi noktalarından ne
kadar ve ne şekilde örnekler alınacağına
dair karar verdikten sonra, özel cam kaplara
doldurulan bu örnekler tek tek paketlendi
ve mühürlendi. Ayrıca mezarın değişik katmanlarından
kontrol amaçlı örnekler alındı,
tutanaklar tutuldu ve imzalandı. O gün orada
bulunan ve bu zor görevi üstlenen herkes derin
bir nefes almıştı, fakat asıl zorlu mücadele
bundan sonra başlıyordu. Sorumluluk ve
ciddiyet taşıyan böyle bir yükün altına giren
herkes; Adli Tıp Başkanından tutun da savcılık,
uzmanlar, bilirkişiler, analiz örneği alan
çalışanlar hatta ve hatta televizyon programlarındaki
bu konu üzerinde çokça tartışan
akademisyenler dahi, ne kadar önemli bir sorumluluk
aldıklarının farkında bile değillerdi.
Aslında, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’nın
“Özal’ın mezarının açılmasını” istemesinin
esas dayanağı, yıllardır dile gelen ve özellikle
de ailesinin “ölmedi, öldürüldü” gibi iddiaları
araştırmak üzere, Cumhurbaşkanlığınca
oluşturulan Tıbbi Uzmanlar Heyeti ve bu
heyetin üyeleri Prof. Dr. H. Koçoğlu (Abant
İzzet Baysal Üniversitesi), Prof. Dr. M. Yazıcı
(Abant İzzet Baysal Üniversitesi), Prof. Dr. A.
Atan (Karabük Üniversitesi), Prof. Dr. G. Güz
(Gazi Üniversitesi), Prof. Dr. M. Ö. Babaoğlu
(Hacettepe Üniversitesi), Prof. Dr. Ö. Akyol
(Hacettepe Üniversitesi ve Adli Tıp Kurumu),
Doç. Dr. M. Gürler (Adli Tıp Kurumu),
Doç. Dr. O. Yüksel (Ankara Yıldırım Beyazıt
Eğitim ve Araştırma Hastanesi), Doç. Dr.
K. Çağlı (Ankara Yüksek İhtisas Hastanesi),
Doç. Dr. C. Demirel (Gazi Üniversitesi), Doç.
Dr. H. Küçüker (Sakarya Üniversitesi), Dr. M.
Karapirli (Adli Tıp Kurumu) adındaki kişiler,
sadece bir bölümünün toplumla paylaşıldığı
bir rapora imza atmışlardı. Bu 12 uzman, her
ne kadar otopsi yapılarak asıl ölüm nedeni kesinleştirilememiş
olsa da, aylar öncesinden
tahmin ettikleri bir gerçeği de dile getirmişlerdi.
Bu gerçek; “ölüm sonrası, bütün canlılarda
gerçekleşen çürüme olayının istisnaları
bulunmaktadır” gerçeğiydi.
Bunlardan biri; zayıf cesetlerde ve kuru iklimlerde
görülebilen mumyalaşma… Diğeri de;
şişman ya da yağlı kişilerde, nemli ortamın da
etkisiyle görülebilen sabunlaşma olayıdır.
Kısmen ya da tamamen çürümenin engellendiği
cesetlerde, birçok adlî delillerin korunduğu
da bir gerçektir. Çürümenin gerçekleştiği
cesetlerde dahi uzun yıllar çürümeden
kalabilen saç, kıl, kemik vb. hatta kefen gibi
eşyalardan bile toksikolojik incelemeler yapılabilmektedir.
Kabrin açılmasında hazır bulunanlar; Özal’ın
bedeninin belden yukarısının büyük ölçüde
bütünlüğünü koruduğunu, göğsü, karnı ve leğen
kemiği bölgesi dokularının bozulmadan
kaldığını ifade etmişlerdi.
Özellikle de kafatasının içinde 488 gram gelen
beyni ve beyninin yüzey kesitlerinde yer
yer belirsiz olmakla birlikte, kıvrımları da bütünlüğünü
korumuş dokular arasındaydı.
İklim şartlar ı çürümeyi
durdurur

Şili, Peru, Kuzey Afrika ve Avustralya’da birçok
örneğine rastlanan mumyalaşma; bedenin
az su içeren el, ayak parmakları ve makat
bölgesinden başlayarak ilerler. Çürüme kutup
bölgelerinde, kuru ve yüksek bölgelerde
de durur.
Bunun dışında, dünyanın değişik bölgelerindeki
Turba bataklıklarındaki hümik asit ise
yumuşak dokunun çok iyi korunmasını sağlamaktadır.
Cesedin üzerini örten mum :
Adi poser

Ceset yağı, kadavra mumu diye bilinen adi
poser oluşumu çürümeyi durduran bir diğer
doğal oluşumdur. Adiposer, ölümden sonra
geçen süre içindeki çevre şartları hakkında
bilgi verdiği gibi, adlî delillerin de kaybolmasını
önlemek için adeta koruyucu bir tabaka
halindedir. Ama bu oluşum, bir o kadar da
“ölümden sonra geçen sürenin hesaplanmasında”
da zorluk çıkarabilir.
Beden yağı amonyakla birleşerek sabun, yani
adiposeri meydana getirmektedir.
Turgut Özal’ın da “sabunlaşma”sındaki ilk sebep
şişman olmasıydı. İkinci etken ise, ortamın
nemli olmasını sağlayan ve nereden geldiği bilinemeyen
bir su ile mezarın dolmuş olmasıydı.
Ayrıca suyun derinliği arttıkça adiposer içindeki
trigliserit miktarının azaldığı, buna karşılık
ise doymuş ve doymamış yağ asidi tuz
miktarının arttığını belirtmekle birlikte genel
olarak adiposer oluşumunun etkilenmediğini,
ancak su ne kadar soğuksa sabunlaşmanın
o denli zorlaştığı, sonucuna varılmaktadır.
Aslında sabunlaşmanın oluşması genellikle
nemli ortam gerektirmekle birlikte, kuru
ortamda, su içinde hatta soğuk deniz suyunda
bile sabunlaşma görülebilmektedir. Killi
kum, alüvyonlu kum ya da nem tutan başka
tür bir toprak sabunlaşmayı desteklemektedir.
Bunların yanı sıra kefene sarılı olmak sabunlaşmayı
kolaylaştırırken, tabutta gömülme
ise sabunlaşmayı engellemektedir.
Sabunlaşma oluşumunda yağ daha çok bedenin
neresinde toplanmış ise adiposer de
o bölgelerde meydana gelmektedir. Taze
oluşan adiposer kuvvetli amonyak kokar
ve bu sebeple de toprak altında ki cesetler
kadavra köpekleri tarafından kolaylıkla algılanabilir.
Korunamayan esrâr…
Millet olarak sevdiğimiz insanlara olağanüstü
haller yüklemeyi severiz. Fakat işin bir de
işin şu açısı var ki; belki de olağanüstü halleri
olanları hissedip severiz…
Elbette her durumun bilimsel bir takım izahları
yapılmaya çalışılacaktır.
Fakat “Özal’ın bedeni bütün çıktı” denir denmez,
halkın önemli bir çoğunluğunda bu haber;
“Bunca yıl sonra kabri açıldı ya, zaten böyle bir
sonuç bekliyordum” türünde bir rağbet gördü.
Adiposer oluşumu her ne kadar bedeni koruyan
kimyasal bir madde olsa dahi bazı kimyasalların
bozunmaya uğraması gibi bu madde
de havayla temas ettiği an bozulmaya başlar.
1913 yılında Dr. Wilhelm Müller, İsviçre’nin
Zürih kentindeki bir mezarlığın taşınmasında
görevliydi. 600’den fazla mezarın açılması
gerekiyordu. Önemli ölçüde adiposerle karşılaşacağı
tahmin edilen Müller’in, adli tıp dalındaki
doktora tezinde kullanmak üzere bu
fırsatı değerlendirmekten başka kaygısı yoktu.
Müller’in dikkatini çeken başlıca özellik; havayla
temas edebilecek mezarların hiçbirinde
sabunlaşmanın meydana gelmemiş olmasıydı.
O kadar ki, mezardaki şartlar çok uygun olsa
bile, yüzey ile tabut arasında hava alışverişini
sağlayan küçük bir açık kanalcığın varlığı dahi
adiposer oluşumunu engelleyebilmektedir.
Tam da bu noktadan anlaşılıyor ki; adiposerin
varlığını sürdürebilmesi, tam olarak oksijensizliğe
bağlıydı ve Turgut Özal’ın “sabunlaştı”
tabir edilen bedeninin neredeyse iki tane on
yıl boyunca durduğu yerden; uygun şartlarda
çıkarılmaması yani bedeninin havayla temas
etmesi… Belki ihmal belki de bilgisizliğin etkisiyle
bazı önlemlerin alınmamasıyla, cesedin
“sabunlaşma” tabir edilen özelliğinin hızlıca
bozulmasından kaynaklı olarak çok uzun
süreli olarak lehimize kullanabileceğimiz bütün
delilleri tam tersine çevirmişti!..
Birleşmiş Milletlerin mezarların nasıl açılacağına,
örneklerin nasıl alınacağına dair 1991’de
yayımlanan yönergesi, bazı değişikliklerle birlikte
büyük ölçüde halen yürürlüktedir.
Bu örneklerin alınması, eğer ki mezardan
çıkarılan saç, kıl, kemik vb. gibi kalıntılarda
sağlıklı kişide olmayan ancak bu kalıntılarda
bulunan herhangi bir madde var ise ve miktarın
çok üzerinde bir kimyasal ile karşılaşılırsa
(arsenik, fosfor, striknin, paratiyon gibi) bu
kimyasalların çevreden bulaşıp bulaşmadığına
dair ihtimalleri değerlendirmek amacıyla
önemlidir. Bu yüzden merhum Turgut
Özal’ın mezarının farklı yerlerinden ve katmanlarından
alınan toprak, çamur, su gibi
örnekler farklı laboratuvarlara gönderilerek
farklı yöntemlerle incelendi.
Konumuz bu yöntemlerin neler olduğu, nasıl
bir prensiple çalıştığı değil. Bunları uzun uzadıya
anlatmak can sıkar. Lakin bunlar arasında
XRD (X ışını difraksiyon analizi), XFR (X ışını
flüoresans analizi), ICP-OES (İndüktif olarak
eşleşmiş plazmalı spektometre ile optik emisyon
spektral analiz), AAS (Atomik absorbsşyon
spektrofotometrisi), SEM/EDX (Taramalı
elektron mikroskobu), gibi çok gelişmiş tekniklerin
kullanıldığını da bilmekte fayda var.
Suyun üst tabakasındaki
stearik asit

Anıt Mezar’daki kabir yirminci yılında açıldığında,
herkes; tahtaları kaldırınca, çürümüş
kefenin arasında bir miktar saç, tırnak ve
kemikler bulacağını sanıyordu. Fakat ortaya
çıkan durum çok farklı çalışmalar yapmayı
gerektirdi.
Mezarın içine dolmuş bir buçuk metrelik suyun
üzerinde görülen yağa benzer bir katmanı
filtre yardımı ile ayrıştırdıktan sonra, stearik
asit ve kadmiyum karbonat buldular.
Su üzerindeki tabakada bulunan stearik asit
varlığını şu şekilde açıklanabilir: Yunanca
“donyağı” anlamına gelen bu madde, muma
benzer kıvamda olup 18 karbonlu bir yağ asididir.
Peki, bu madde suyla dolu olan mezarın
içinde nasıl var olmuştu? Turgut Özal’ın mezarında
kendi kendine sabunlaşarak çürümeye
karşı duran cesedindeki adiposerin yapısındaki
stearik asitti. Çünkü insan yağının
ölümden sonra lipid karışımına dönüşmesi
şeklinde adiposerde bulunan başlıca serbest
yağ asitleri stearik, miristik, palmitik, palmitoleik,
oleik ve 10 hidroksi stearik asittir.
Mezarın açılmasının tam birinci ayında, 2
Kasım 2012 günü “Bugün” gazetesinin bir haberi
gündeme bomba gibi düşmüştü.
Haberin kaynağı belli değildi ama iddia oldukça
ciddiydi!
İfadede şunlar yer alıyordu: Özal’ın bedeninde
yüksek miktarda “striknin kreatin” bulunmuştu.
Toksikoloji ve adli tıp uzmanları “Bu
maddenin kişiyle temas etmesi halinde solunum
yollarını felç ettiğini ve kalp krizine yol
açtığını” kaydetmişti. Ve “Bu madde 15-20
dakika gibi kısa bir sürede etkisini göstermeye
başlar ve kişi ölür” ifadesi kullanılmıştı.
Aynı gün Adli Tıp Kurumu Başkanı Doç. Dr.
Haluk İnce bu haberi yalanladı ve “Böyle bir
maddeye rastlamadıklarını” ifade etti.
Ama ortada bir iddia vardı elbette. Dönemin
İstanbul Üniversitesi Öğretim Üyesi olan
Prof. Dr. Nevzat Alkan, bu durumu NTV’de
değerlendirmiş ve konuşmasında “Özal’ın zehirlenmesinde
iddia edilen bu maddenin birçok
ünlü kişinin de ölümünde kullanıldığını”
ifade eden konuşmalara yer vermişti. Bunun
aksini iddia edenler de vardı elbette. İstanbul
Üniversitesi Adli Tıp Enstitüsü’nden Prof.
Dr. Salih Cengiz ise böyle bir maddenin var
olmadığını ancak “Striknin” denen bir maddenin
var olduğuna ve bunun da kuduz köpek
ve farelere öldürmek için verildiğini ve bu
maddenin acı içinde kasılmayla öldürdüğünü
ifade etmişti. Aslında Özal’ın bedeninde
striknin bulan yok, muhtemelen raporlarda
yer alan “stearik” sözcüğü toplum tarafından
çok aşina olunan striknin’e benzetilmiş
ve raporlarda bu şekilde yer alıp basına bu
maddeyle zehirlendiği bilgisi ortaya çıkmıştı.
Nihayetinde Turgut Özal’ı striknin kreatin ile
zehirlemeye kadar vardırdılar!
En yetkili kişi olan Adli Tıp Kurumu Başkanı
istediği kadar:“- Haber nasıl çıktı fikrim yok. O maddeyi biz
bulmadık” desin, bir gazetecinin;
“- Zehirlenme söz konusu mu?” sorusu üzerine;
“- Biz bir şeyler bulduk fakat açıklama yetkim
yok!” cevabını vermiş olması, durumu artık
geriye dönülmez bir yola sokmuştu.
Bütün bu gelişmeler, çocukken oynadığımız kulaktan
kulağa oyunu gibiydi. Birileri bir şeyler
söylüyor ve o bilgi tıpkı bu oyun gibi, sonunda
nasıl bir anlam ifade ettiği belki de hiçbir anlam
ifade etmeyen bir sözcüğe dönüşüyordu.
Turgut Özal’ın zaten ölümünden kuşku duyuluyordu
fakat ispatlanamayan, delile dayanmayan
ve eksik bilgilerden dolayı durum
daha da karmaşık hale geliyordu.
Böcek ilacıyla mı öldürülmüştü ?
Dönemin Zaman gazetesinde Çağlar Avcı imzasıyla
yayınlanan haberde; Adli Tıp’ın Turgut
Özal’ın naaşı üzerinde yapılan incelemede,
dışarıdan verildiği kesin olan dört zehirli
madde tespit ettiği, belirtildi. Bunlar; DDT(-
zehir), Kadmiyum (ağır metal), Amerikyum
ve Polonyum (Radyoaktif madde) idi.
Cumhurbaşkanlığı Devlet Denetleme Kurulu’nun
12 kişilik Tıbbi Uzmanlar Heyeti’nin
4 Haziran 2012 tarihli raporunda, Hacettepe
Üniversitesi Hastanesi’nde yapılan kan analizlerinde
zehirlenme ihtimalinin göz ardı
edilemeyeceğinin altı çizilmekteydi. Bu sonuçlar
Özal’ın böcek öldürücüyle zehirlendiğini,
ki ilk sırada yer alan bu madde organofosfat
yapısındaki böcek ve haşere ilacıyla
öldürüldüğü algısını uyandırsa da; 1. İhtisas
Kurulu, Savcılığa gönderdiği rapordaki değerlendirmesiyle
bu olaya noktayı koyacak ve
dokularda bulunan p,p’-DDE düzeylerini, o
tarihte “Türkiye’de yaşamış her kişinin bedeninde
çevre kirliliğine bağlı olarak bulunabilecek
miktarlar” şeklinde yorumlayacaktı.
Kısaca zehir var, fakat zehirlenme yoktu!
79 numaralı kemik ve kadmiyum
İlginç olan ve kafa karıştıran bir diğer örnek
ise 79 numaralı kemik örneğine ait kadmiyum
düzeyleriydi.
Tıbbi Uzmanlar Heyeti’nin özellikle adını vererek
incelenmesini istedikleri zehirli metal,
kadmiyumdu. Mezardan çok sayıda kemik
çıktığı halde, Atom Enerjisi Kurumu her nedense,
özellikle 79 nolu kemikle ilgili sonuç
bildiriyordu. Ya onlara incelemek üzere sadece
bu örnek teslim edilmişti, ya da sadece bu
kemikte kayda değer sonuç almışlardı. Fakat
bu raporun altında şaşırtıcı olan bir ifade yer
alıyordu:
“Örnekte bir miktar kontaminasyon söz konusudur.”
Kontaminasyon, yani kirlilik veya başka bir
etmenle bulaşma durumunun varoluşuydu.
Peki durum böyleyse neden yeni bir kemik
örneği istenmemiş ya da deney neden tekrarlanmamıştı?
Cesetten alınan çamurla sıvalı kıl, kefen ve
doku parçaları ile kemikteki kadmiyumun
mezar içerisindeki toprak ve su ile, mezar
çevresindeki toprak yapısından kaynaklanmadığı
ortaya çıktığında; “kadmiyumun nereden
geldiği” bir soru işareti olarak kaldı!..
İşin ilginç yanı, Tıbbi Uzmanlar Heyeti hangi
madde aransın dediyse o madde aranmış,
normalden fazla bulunmuş ancak değerlendirildiğinde
ölüme neden olamayacağı sonucuna
varılmıştı.
Özetle; zehir var, fakat zehirlenme yoktu!
Uzun süreliğine radyoaktif maddelerle vücudun
yorulduğunu sonrasında ise böcek ilacıyla
ani ölümün sağladığı komplo teorisinin
çıkmasına neden olan, amerikyum ve polonyum
bulundu, haberinin aslı da şöyleydi:
Devlet Denetleme Kurulu’nun raporundan
aylar önce Malatya’daki Zirve Katliamı davasında
ifade veren gizli tanık İlker Çınar,
Turgut Özal’ın Türkiye Ulusal Stratejik Hareketler
Dairesi tarafından polonyum 210
ve amerikyum 241 kullanılarak zehirlendiği
iddiasında bulundu. Savcılık bu iddiayı göz
ardı etmedi ve bunların aranmasını talep etti.
Fakat bu noktada da ortak bir karara varılamadığı
gibi Adli Tıp Kurumu’nun savcılığa
gönderdiği rapor hiçbir zaman toplumla paylaşılmamış
olup dolayısıyla polonyumla ilgili
ortaya atılan iddialar da tartışılmadan sadece
gürültü kirliliğinden ibaret kalmıştı.
11 Kasım 2004’te Paris’teki Percy Askeri Hastenesi’nde
75 yaşında ölen Yaser Arafat’ın da
mezarı açılmış, dokulardan örnekler alınarak
Fransız, İsviçre ve Rus kriminal laboratuvarlarına
paylaştırılmıştı. Mezarın açılmasının
ve 60’tan fazla örnek alınmasının nedeni polonyum
210 ile zehirlenme iddialarını araştırmaktı.
İsviçre’nin Lozan kentindeki Adli
Tıp Enstitüsü’nün hazırladığı 108 sayfalık raporunda
ise, Arafat’ın mezarındaki toprakta
ve kaburgalarında bulunan polonyum miktarının
doğal olmadığı belirtilmişti ve Arafat’ın
ölüm nedeninin yüzde 83 bu maddeden kaynaklandığının
tespit edildiği, belirtilmişti. Bu
arada Arafat’ın cenazesinde sadece polonyum
210 aramak için yedi ay çalışacaklarını
belirten Fransız uzmanlara karşılık…
Turgut Özal’ın, 19 yıl 5 ay önce gömülmüş cenazesinde;
ne arayacağını dahi bilmediği halde,
ekibini “sadece iki ay çalışma süresi” ile
kısıtlayan Adli Tıp başkanını da tebrik etmek
gerek!
Ortada bununla ilgili birçok teori vardı elbette.
Adli Tıp Kurumu’nun savcılığa gönderdiği
rapor hiçbir zaman toplumla paylaşılmadı,
açıkça tartışılmadı, dolayısıyla polonyumla
ilgili bazı görüşler de karşı karşıya gelmedi.
Bizler de kimin haklı kimin haksız olduğunu
öğrenemedik. Muhtemelen de hiçbir zaman
öğrenemeyeceğiz!
Çünkü, ne yazık ki adalet sistemimiz buna
imkân tanımıyor.
Raporun altında başkanın
imzası neden yok ?

13 Aralık 2012 günü gazeteler Adli Tıp Kurumu
Başkanı Haluk İnce’nin “Kurumun bu
konuda çok güzel çalışma yaptığına inanıyorum.
Çıkan haberler konusunda da söyleyecek
bir şeyim yok ama yapılan şeylerin
ne olduğunu siz daha iyi değerlendirirsiniz.
Rapor oybirliğiyle çıktı, muhalefet şerhi yok
raporda” dediğini yazdılar.
“- Kuruma yönelik eleştiriler var, ne diyorsunuz?”
sorusuna da İnce:
“- Kurumun bu konuda çok güzel çalışma yaptığına
inanıyorum. 2 Ekim’den bu zamana
kadar olan süreç hakikaten çok güzel yürüdü.
Çıkan haberler konusunda da söyleyecek bir
şeyim yok ama haberleri önünüze aldığınız
zaman, bir de raporu aldığınız zaman yapılan
şeylerin ne olduğunu siz daha iyi değerlendirirsiniz”
diye konuştu.
“- Sizin değerlendirmeniz ne?” sorusuna ise
İnce;
“- Ben 2 Ekim’de bir açıklama yaptım. Onun
hala arkasındayım. Aynı noktadayım. Söz
verdiğimiz gibi, sekiz günlük bir gecikme oldu,
onun da geçerli sebebi var, kurulun bir isteğiydi.
Gecikme ondan, iki ayda bitirdik raporu.”
Dedi.
“- Kurul üyeleri arasında raporun altına imza
atıp atmadığı tartışması yaşandığı iddialarına
ne diyorsunuz?” sorusuna da İnce;
“- Oybirliği ile çıktı, rapor oybirliğiyle çıktı,
muhalefet şerhi yok raporda” dedi.
“- Siz raporun sonunda vicdanen ne hissettiniz?”
sorusuna da İnce;
“- Ben o kurumun idare anlamda başkanıyım.
Kurul çalışmalarına katılmıyorum,
kurul çalışmalarında yorum yapmıyorum.
Onların kararlarına müdahale etmiyorum”
dedi.
Elbette Adli Tıp Kurumu Başkanı, kurul çalışmalarına
katılmaz, kurul çalışmalarında
yorum yapmaz. Ancak bir konuya da açıklık
getirmekte fayda var.
2659 sayılı Adli Tıp Kurumu Kanunu’na
göre hem kurumun başkanı hem de beş yardımcısından
en az ikisi adli tıp uzmanı olmak
zorundadır. Aksi halde adli tıp uzmanı
değilseniz Adli Tıp Başkanı olamazsınız.
Çünkü Adli Tıp Kanunu’nun 11. maddesine
göre Başkan, Kurumun idari işlerinin yanı
sıra Adli Tıpla ilgili bilimsel ve hukuki işlemlerinden
sorumlu olduğu gibi Adli Tıp
Kurumu’nu temsil etmek, Adli Tıp Genel
Kurulu ve Başkanlar Kuruluna başkanlık etmek,
Başkanlık Kurulunun kararlarını uygulamak,
kurumun düzenli ve verimli çalışmalarını
sağlamak ve bu yolda uygun göreceği
tedbirleri almakla yükümlüdür.
Turgut Özal raporu, Adli Tıp Kurumu’nun
100 yıllık tarihinde çıkmış en önemli rapordur.
Çünkü daha önce hiçbir cumhurbaşkanının
öldürüldüğü iddiasıyla mezarı açılmamış ve
ölüm nedenini belirlemek amacıyla otopsi
yapılmamıştı.
Özal ’ın kılları ve saçları
neden incelenmedi ?

Saç ve kıllar toksikolojik analiz açısından çok
değerli materyallerdir.
1991 yılında Caetmell, Peru’da bulunan bin yıl
öncesine ait mumyaların saçlarında kokain
yıkım ürünlerini bulabilmiş, 1994’te Ulm Adli
Tıp Enstitüsü’nden ünlü toksikolog Dr. Svetla
Balabanova, Mısır mumyalarının saçlarında
nikotin tespit etmişti.
Saç bulunmadığı taktirde, pübik kıllar dahil
olmak üzere vücut kıllarının hepsi günümüzde
artık gaz kromatografisi, likit kromatografisi,
kütle spektroskopisi gibi gelişen teknolojik
teknikler vasıtasıyla pikogram gibi çok
düşük düzeylerde dahi ölçümleri yapılabilmektedir.
Hacettepe Üniversitesi Hastanesi Klinik
Patoloji Laboratuvar şefi Dr. Cumhur Özkuyumcu,
kendisine digoksin düzeyi ölçülmesi
için gönderilen kan örneğinin hemolizli (eritrositlerin
büyük boyutlarda yıkımı) olduğunu
bu nedenle sonuç alınamadığını aktarmış,
buna rağmen ölçümün yapıldığını ancak değer
çok yüksek olduğundan gereç tarafından
okunamadığını ve bunu not ettiğini bildirmişti.
Gerçi digoksin ölçümüne ilişkin bu mesele
hasta dosyasında kayıtlı değildi ama, pek
çok kişi tarafından biliniyordu.
Hatta Ahmet Özal bu kanın peşine düşmüş,
ancak; “Elektrik kesintisi sonrasından buzdolapların
temizlendiği ve kanın atıldığı” gibi
akıl almayacak bir cevapla karşılaşmıştı!..
Turgut Özal ’ın son dönemdeki
sa ğlık durumu ne ydi ?
Turgut Özal’ın son dönemde, stres ve tansiyon
durumuna göre en az 25 en çok ise 50 mg

olmak üzere devamlı olarak (yüksek tansiyon
tedavisi için) atenolol kullandığı biliniyordu.
Devlet Denetleme Kurulu Tıbbi Uzmanlar
Heyeti, 1993 yılı Ocak ve Şubat aylarında
“Köşk üst kat” kullanımı için alınan üç kutu
isordilin (isosorbit dinitrat) ilacına dikkat çekerek,
her ne kadar isordilin kim tarafından
kullanıldığı aydınlatılamamış olsa da, Özal’ın
atenolol ile birlikte isordil almış olması durumunda
tansiyonunun beklenenden fazla düşmüş
olabileceğine, dikkat çekmiştir.
Özal’ın vefat ettiği gün isordil kullanıp kullanmadığını
bilmiyoruz ama atenolol kullandığı
kesin. Üstelik ciddi miktarda yuttuğu
muhakkak. Yoksa ilacın yarılanma süresi altı
yedi saat olan, idrarla atılan bu ilacı Kimya
İhtisas Dairesi incelediği kemik iliğinden incebağırsağa,
safra kesesinden karaciğere el
attığı her iç organda bulamazdı.
Önemli olan ne kadar yuttuğu…
Ancak raporda incelenen her bir örnekteki
belirtilen miktar kaydedilmediğinden, alınan
doz hakkında herhangi bir yorum yapmak da
mümkün görünmüyordu.
SONUÇ
Türkiye Bilimsel ve Teknolojik Araştırma
Kurumu Ulusal Metroloji Enstitüsü’ne ait
olan raporlardan birinin tarihi 4 Aralık 2012.
Rapor, kendilerine 29 Kasım 2012 tarihinde
teslim edilen kemik numunesinde kadmiyum,
civa, talyum, kurşun, vanadyum, selenyum,
miktar tayini sonuçlarını içermekteydi.
Raporda bir cümle yer alıyordu: “Numune
miktarının ve analiz süresinin kısıtlı olması
nedeniyle metodun geçerli kılınması parametrelerinden
yalnızca tekrarlanabilirlilik
parametresi değerlendirilmiştir.”
1. İhtisas Kurulu bir gün içerisinde TÜBİTAK
raporunun sonuçlarını nasıl değerlendirdi?
TÜBİTAK’ın analiz süresi neden kısıtlandı?
Ya da Adli Tıp Kurumu başkanı olan Haluk
İnce’nin böylesine önemli bir raporda neden
imzası yer almıyordu? Ve “İnce” bu yaşanan
olaylardan sonra görevinden neden istifa etmişti
veya ettirilmişti?
Elbette bu sorulara cevap bulmak pek te
mümkün görünmüyor.
Bir adli bilimci, her gün; “19-20 yıl önce ölmüş
ve ısrarla, cinayete kurban gittiği iddia edilen
bir cumhurbaşkanının sabunlaşmış cesedini
inceleme sorumluluğunu” taşımaz ki! Türkiye
tarihinde ilk defa karşılaştığımız ve kimsenin
beklemediği bir tabloyla karşılaşmıştık…
Hal böyle iken ve tam olarak nasıl bir yol çizmemiz,
ne tür çalışmalar yapacağımız dahi
tam olarak bilmeden, neden uluslararası bir
heyete danışılmak istenmedi ya da neden
böyle bir şeye imkân tanınmadı?
Acaba merhum Cumhurbaşkanımız o Nisan
günü çok fazla miktarda atenolol yut(turul)
muş, tansiyonu ve nabzı düşerek kardiyojenik
şoka girmiş olabilir miydi?
Atenolol doz aşımının düzensiz kalp atışları,
nefes darlığı, baş dönmesi, güçsüzlük, halsizlik,
bayılmadan başlayan belirtileri, kalp
damar sistemi üzerindeki etkisi ve ölüme yol
açma mekanizması burada tartışılamayacak
kadar bilimsel bir konu olup, neden bu konunun
üzerine gidilip tartışılmadı?
Belki bu kadar teori yerine ölüme yol açan
çok basit bir neden vardı. Mesela bir kaşık
suda bir tablet atenololün kolayca çözündüğü
ancak tadının acı olduğunu göz önünde bulunduracak
olursak, “ilacın acılığını örtecek
bir sıvı içerisinde verilmiş olması” sizce de
mümkün değil miydi?
Kimi zaman ölüme yol açan gerçekler, belki
de başta hiç aklımıza gelmeyecek kadar basit
bir neden de olabilir.
Belli ki birileri ya susmuş veya susturulmuş,
susmak durumunda bırakılmıştı.
Ahmet Özal’ın da dediği gibi; Turgut Özal’ı
öldürenler, suikast delillerini mi karartmayacaklardı?
Kaynak: Atasoy, Temmuz 2013, k.57-134, s. 214-
260, Yer Altındaki Melekler Yer Üstündeki Şeytanlar

...
Yazının tümü basılı dergimizde! ABONE olmak için lütfen TIKLAYIN

Etiketler:

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir