Türk Edebiyatında Edebî Tefekkür Anlayışı

17 Nisan 2018

Ahmet Şahin

Bilindiği üzere “edebiyat” kelimesi Arapça “edeb” kökünden gelmektedir. Bu kelime hem “terbiye”ye işaret etmekte ve hem de meydana getirilecek olan mahsûlün nasıl olması gerektiğini başından belirlemiş olmaktadır. Yâni, san’atkârın elinden çıkacak olan edebî  san’at eseri aynı zamanda hem “terbiyevîlik” ve hem de “ahlâkîlik” vasfı taşımış olacaktır. Bu yönü ile “edeb” kelimesi aynı zamanda sözlü ve yazılı dinî tebliğin de bir nevî  vazgeçilmezi hüviyetindedir. “Edebiyat” teriminin bir mecburiyet olarak va’zettiği “edebîlik” şartı ile beraber söylenecek sözün veya yazılacak yazının ve kullanılacak dilin mâhiyet ve muhtevâsına uygun hedef daha baştan böylece belirlenmiştir. Yâni tefekkürî  bir zeminde önce “usûl”, sonra da “vusûl” olarak yönü belirlenmiş bir minvâl üzerinden gidilerek varılmak istenen asıl hedefe varılmış olunacaktır.

“Ne söylenecektir? Niçin söylenecektir ve nasıl söylenecektir? Sorularına karşı verilecek cevap; bizce, ne söylenecek ve yazılacak olursa olsun, bir şâir veya yazarın mutlaka içinde yaşadığı milletin edep ve ahlâk ölçülerine uygun şeyler söylemekle yükümlü olduğunu bilmesi lâzımdır. Bize göre bir şâir ve yazarın ne söylediği, niçin söylediği ve nasıl söylediği ile alâkalı husûsların her birinin ayrı ayrı  ehemmiyeti vardır. Hazreti Mevlâna’nın (Kaddesallâhü Sırrehû): “Dün, dündü geçti gitti cancağızım; şimdi yeni şeyler söylemek lâzım.” Deyişinde söylenecek şey için, eskiye âit her şeyin bırakılacağı, atılacağı veya terk edileceği mânâsı çıkarılmamalıdır.

...
Yazının tümü basılı dergimizde! ABONE olmak için lütfen TIKLAYIN

Etiketler:

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir