Türkiye’nin kilidi Ayasofya

Ayasofya…
Romalıların “abide-i bilgelik”i…
Osmanlıların fetih nişanesi…
İstanbul’un gözbebeği.
İmparatorların sevdası.
Nasıl tarif ederseniz edin, Ayasofya
dünya tarihinin en önemli
sembollerinden biri.
537’de I. Justinianus tarafından
inşa edildi. 1453’te Osmanlıların
eline geçti ve camiye çevrildi. 916
yıl Hristiyanların, 481 yıl Müslümanların
oldu.

Sadece bir ibadetgâh değildi elbette.
İstanbul’un fethi ve akabinde
camiye çevrilmesiyle birlikte,
yeni bir çağ açıldı ve Türkler böylelikle
kâinat tarihine mührünü vurmuş oldu.
Fatih’in ordularının bu mührü,
tam 481 yıl sonra bir oldu bittiye
getirilerek hercümerc edildi.
80 senedir bu garabeti konuşuyoruz.
Tarih ve Düşünce dergisinde,
yanılmıyorsam 2005 yılında, Ayasofya
Özel Sayısı çıkarmıştık. Başlığımız
ise “Fatih’in bedduası Türkiye’nin
düğümü” idi.
Fatih’in lanetinin üzerimizden
kalkması için Ayasofya’nın camiye
çevrilmesi gerektiğini yazmıştık.
Gerçekten de öyle.
Ayasofya, Türkiye’nin düğümü…
Tarihimize ve talihimize vurulmuş
bir kilit…
Bâb-ı Âli’nin eskilerinden rahmetli
muharrir Nizameddin Nazif,
Mehmet Şevket Eygi’nin çıkardığı
Yeni İstanbul için “Ayasofya” konulu
bir yazı kaleme almış. Makale,
Büyük Gazete’de 3 Kasım 1976 tarihinin
önemine binaen yeniden
yayımlanmış. Arşivleri karıştırırken
karşıma çıktı. Öyle güzel özetlemiş
ki mevzuyu…
Merhuma Fatiha dileyerek yazısından
bir bölümü paylaşmak
istiyorum.
Çünkü bunun üzerine yazı olmayacağını
düşünüyorum…
***
“Yeni nesillerin Ayasofya’ya
çevrilen gözlerinde artık, o çok
kerre yüzyıllanmış tarih, gereği
gibi ışıldamaktadır!
Yeni nesillerin bu gözlerle
Ayasofya’ya hayran hayran bakmalarını
hafife almamalıdır… Ve
yadırgamamalıdır bu yeni, temiz
nesilleri. Bilakis, lekelenmiş ruhlarda
an’anevi Ayasofya anlayışının
yeniden canlanmasına sevinmelidir.
Çünkü yüreklerindeki bu
Ayasofya deprenişi, onların nihayet
kaybedilen bir cevheri bulduklarına
delâlet eder… Dedelerinin
ve dedelerinin dedelerinin
şuuruna tekrar kavuştuklarına
delalet eder.
Şimdi, bir bunların nâsiyelerindeki
imân asaletine bakınız,
göğüslerini geren milli asâletin
yüceliğini düşününüz; bir de karşılarındaki
züppelerin çarpık yavanlıklarını…
Bir yanda:
“Başka büyük câmi mi yok efendim?
Gitsinler, namazlarını öteki
camilerde kılsınlar!”
Diyebilenlerin kabalığı…
Bir yanda da dedeler yadigârı
kutsal bir emanet üzerine titreyen
özlü ve cevherli insanların mâsum
ürperişi.
Bre câhiller! Siz bu millet için
Ayasofya’nın ne demek olduğunu
bile öğrenememiştiniz… Ayasofya
bu memleketin bağrında sadece
bir “ibadetgâh” mıdır? Hayır ibadetgâh
olması asıl olmakla beraber,
bir de “çok başka bir şey”dir.
“Hey gaziler…”i gümbürdeten
davullarla o yanık zurnaların ardından
gelip bazısına “înnâ fetehnâ
leke, fethen mubinâ…” bâzısına
“Nasrun min Allah ve fethûn karib…”
sırmalanmış o altun saçaklı
alsancakların gölgelerinde ateş
hatlarına sürülen nice milyonlarla
genç, hep Ayasofya’ya çan
taktırmamak için canlarını feda
etmişlerdir… Her Türk süngü hücumunun
“Allah Allah” gülbankında
daima “Ayasofya’ya çan takılamaz!”
kasemi, andı uğuldamıştır.
Prut kenarında böyleydi. Salankamen’de
de böyle…
93’te böyleydi, 313’te de böyle…
Balkan harbinde, dizlerimize
kadar kana batırılarak paramparça
edildiğimiz günlerde ve Birinci
Dünya Harbinde, gözlerimizi kan
bürüdüğü o hengâmede meydana
koyduğumuz, eşsiz destanlarda
beyinlerimiz ve kulaklarımız hep
“Ayasofya’ya çan takılamaz!” gulgulesi
ile uğuldamıştır.
Düşmanlar da bütün kötü kararlarını
daima şu şiâr ile hulâsa
etmişlerdir.
-Ayasofya’ya çan takacağız.
Birinci Petro (Deli) güneye hep
bu emelle sarkmıştır.
Onun ölümünü İkinci Katerina’nın
ikbalinden ayıran otuz yedi
yıl boyunca, Rusya’nın her tarafı
hep Ayasofya ihtirası ile sarsılmıştır.
Kırım elimizden çıktıktan
sonra yarımadanın Karadeniz’e
yaslanan en sivri noktasını, İkinci
Katerina sırf İstanbul’a uzatılmış
bir hançer haline sokmak için Sivastopol
şehrini ve deniz üssünü
kurmuştur. Kırım hanlığının Ahtiyar
adlı bir küçük balıkçı kasabacığı
üzerine bu Sivastopol’un
kuruluşu bu yıl tam 180’inci yılını
dolduruyor.
Sivastopol… Yâni kral şehri, imparatorluk
beldesi!
İkinci Katerina, bir atlama tahtası
olarak kullanmak istediği bu
Sivastopol’dan Ayasofya’ya ulaşamadı.
Fakat oğlu birinci Pol ile
iki torunu yâni 1‘inci Aleksandr ve
1’inci Nikola hiç durmadan Ayasofya’ya
çan takmak için çalıştılar.
Birinci Aleksandr, Osmanlı Devletinin
her tarafını paylaşmak için
anlaştığı o Napoleone adlı Korsika
serserisiyle sırf İstanbul ve Ayasofya
üzerinde uzlaşamadığı için
bozuştu. Napoleone, Moskova’ya
dayanıncaya kadar ve Aleksandr
Paris’e dalıncaya kadar boğazlaştılar.
Aleksandr, zaferinden edindiği
prestiji sırf Ayasofya’yı ele geçirmek
için harcadı. Korsikalı serserinin
ardından yeni bir Avrupa kurmaya
kalkışanlar, harita üzerinde
toprakları mikroskopla dahi fark
edilmeyecek mini mini prenslikleri
dahi Viyana kongresine (1814)
dâvet ettiler, yalnız bize söz hakkı
tanımadılar.
Aleksandr böyle olmasını istediği
için…
Bütün Balkan yarımadasına,
Adriyatik’in bütün doğu kıyılarına;
bugünkü Yugoslavya’ya, Arnavutluğa,
Yunanistan’a, Bulgarya’ya,
Romanya’ya sahip olduğumuz halde…
Avusturya ile sınırdaş olduğumuz
halde, bizi Avrupa içinde yok
farz ettiler. Çünkü biz İstanbul’a sahiptik
ve 1’inci Aleksandr, Ayasofya’ya
çan takmak istiyordu… Onun
kardeşi var, 1’inci Nikola ve bu Nikola’nın
oğlu 2’nci Aleksandr’ın
devirlerinde Türkiye, Rusların
çeşitli ihtilâl tahrikleri yüzünden
devamlı surette huzursuzluk içindedir.
Elli üç yılda ikisi orta çapta,
ikisi büyük, dört Osmanlı -Rus
harbi patlar. Ayasofya hep ön plândadır.
Bu arada bir de Yunanistan
türeyiverir. Daha palazlanmadan
ciyak ciyak palazlanmaya başlar.
-Ayasofya! Ayasofya!
1868’de veliaht prens doğduğu
zaman ilk akla gelen isim Konstantin
olur. Vaftiz edilirken mini mini
devletin bir avuç tebaası “Ayasofya!
Ayasofya!” diye gösteri yapar.
1896’da bu çocuk, 21’inci yaşına
ulaşıp Almanya İmparatoru Vilhelm’in
kız kardeşi ile evlendiği
zaman, çılgınlık arttıkça artar. Bir
borç taksitinin ödenmesi için kendisini
zorlayan Fransız elçisine,
Yunanistan başbakanı ciddi bir tavır
takınarak şu cevabı verir:
-Az daha sabrediniz ekselâns…
Henüz Ayasofya elimize geçmedi!
Bu şımarıklığın cezasını Sultan
2’nci Abdülhamit Han cennetmekân
vermekle gecikmez. “Ayasofya!
Ayasofya” diye kızıştırılan
Yunan Ordusuna karşı, “Ayasofya’ya
çan takılamaz!” diye süngüye
davranan ordumuz, öyle bir şehâmetle
ileriye fırlar ki Yunan Başkumandanı
veliaht Konstantin hiçbir
yerde tutunamaz… Paniğe uğrar,
memleket dışına kaçar.
Ama Atina’da da, Petrograd’da
da Ayasofya unutulmaz… Çar
Üçüncü Aleksandr’la oğlu İkinci
Nikola’nın 1881’den 1917’ye kadar
süren saltanatları hep Ayasofya
mihverinde döner. Bu arada bir
üçüncü “Ayasofyacı düşman” daha
belirir:
-“Marş marş Çarigirad naş…” (*)
nakaratlı milli marşı ile Bulgarya
ortada belirince küçük Yunanistan
bu rakibi de çiğnemek hırsına
tutuldu. Bulgar milli marşına
karşılık bir Yunan şâiri, Maçukas,
yazdığı çok tutulan bir manzumesinde
şöyle dedi:
-“Mutlaka mutlaka Kral, Sofya’ya
da Ayasofya’ya da girecek.”
Ve önce Avrupa Türkiye’sinin
her tarafından bir kanlı Balkan savaşına,
sonra imparatorluğun bütün
sınırlarında korkunç bir dünya
savaşına göğüs gerdik. Kafkas
cephesinde Allahüekber dağında
yüz bin genç, Ayasofya’ya çan takılmaması
için karlar altında can
verdiler. Osmancık taburu fedaileri
Kanal’da boğulurlarken, Gazzelerde
en mükemmel atlara bindirilmiş,
Gurka süvarilerine katıra
bindirilmiş olarak taarruz eden
dilaver atlılarımız ılgar ederlerken
ve çöllerde kavrulanlar, Allahlarına
kavuşurlarken hep Ayasofya’ya
çan takılamaz inancı içindeydiler.
Çanakkale’de yarım milyon, en
seçme evladımız dünyanın en azametli
donanmasına ve en kudretli
düşmanlarına karşı savaşıp şehit
olurlarken, “Ayasofya’ya çan takılamaz”
sözünün sembolleştirdiği
idealden başka bir davaları var
mıydı?
1919 Mayısındaki İstanbul mitinginde
Atmeydanı’nı dolduran
iki yüz bin kişi başka ne düşünüyordu?
Anadolu’ya fevç fevç akıp
giden yüksek tahsil gençlerinde
yedek ve muvazzaf subaylarda
yeni bir savaş kararının başka bir
motoru mu vardı? Sakarya Zaferi’nde
Yunanın şarapnelinden
ve süngüsünden ziyade tetanos
şırıngası bulunmadığı için, ufak
bir yara alınca revirlerde kaskatı
kesilip ölmek suretiyle şehit olan
arslan gençlere ve Dumlupınar ordularına
kim çıkıp:
-Günün birinde istiklale kavuşunca
Ayasofya müze olacak!
diyebilirdi?
Bizden hangi ülke koparılmışsa,
önce orada bir muhtar idare
kurulmuştur. Ardından hepsi
müstakil devlet oluvermişlerdir.
Ayasofya’nın müze oluşu gerçi
Hıristiyanlığa devredilişi demek
değildir. Ama mutlaka İslam dünyasından
çıkarılışı manasına alınabilir.
Bu hatanın tashihi idrak erbabı
için ihmal edilemez bir vazifedir…”
Ayasofya’nın şifreleri
Temeline altın ve gümüş döküldü. Planını
arılar hazırladı. Kapısı, Nuh aleyhisselamın
gemisinden alınan tahta ile yapıldı. Kubbesinde
Peygamberimizin tükürüğü var.
Ayasofya’nın 1475 yıllık tarihine sayısız hikâyeler
ve efsaneler sığdırıldı. Dr. Ferhat Aslan,
bunları “Ayasofya Efsaneleri” isimli kitapta bir
araya getirdi. İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür
A.Ş.’nin yayın hayatına kazandırdığı kitaba
göre, Ayasofya’nın sırları, “Da Vinci’nin Şifreleri”
ni gölgede bırakıyor. Bunlardan bazıları şöyle:
Sütunlarını devler getirdi:
Şemsiyye bir gün Süleyman Peygamberden
“Dünyada eşi benzeri olmayan bir saray yaptırması”
dileğinde bulunur. Süleyman Peygamber
de devlerle, perilerle, insanlarla, cinlerle çok
güzel bir yere yüce bir saray yapılması emrini
verir. Devler ve periler Elbürz ve Kaf dağlarından
çeşit çeşit ve renkli mermerler bulup sütunlar
keser. Ayasofya’nın sütunları daha sonra işte
bunlarla yapılır. Devlerden biri de “izim kalsın”
diye mermere vurur. Orada elinin izi kalır. O iz
hâlâ mermerde durur.
Temeli altın kaynıyor:
Mabedin temeli 70 metre kazıldı. Harcın iyi
tutması ve yıkılırsa yeniden yapılması için temele
altın ve gümüş dolduruldu.
Altında gizli geçit var:
İmparator, sarayı ile Ayasofya’yı birbirine
bağlayan gizli geçit yaptırdı. Dalgalar, mabedin
yapıldığı alandaki toprağı aşındırıyordu. Bu sebeple
Ayasofya’nın altı boş bırakıldı ve bina sütunlar
üzerine konduruldu. Mabedin altı mahzenle,
bu mahzenler de kayıkla dolaşacak kadar
su ile doluydu.
Planı arılar yaptı:
Hiçbir mimar Ayasofya için imparatorun istediği
gibi plan çizemiyordu. Bir ayinde, “mukaddes
ekmek” yere düştü. Bir arı gelip ekmeği
kaptı. İmparator ekmeği bulup getirene ödül
vereceğini söyledi. Bir Bizanslı, bir petek getirdi.
Tam bir kilise maketi gibiydi. Arıların yaptığı plan
uygulandı. Ekmek de mihrap yerine konuldu.
Kapıları tılsımlı:
Ayasofya’nın toplam 361 kapısı vardır. Bunların
yüz biri büyüktür ve tılsımlıdır. Çünkü bunlar ne
zaman sayılsa fazladan bir kapı daha ortaya çıkar.
Nuh’un gemisi, Ayasofya’nın kapısı:
İmparator, Nuh aleyhisselamın Cudi Dağı
üzerinde bulunan gemisinden tahta parçaları
getirtir. Mabedin kapısı bu tahtalarla yapılır.
Gelen geçen ezsin:
Latin komutan, İstanbul’u fethetmeyi çok
istiyordu. 80 yaşındayken geldi ve aniden öldü.
Kötü biri olarak biliniyordu. Gelen geçen ezsin
diye Latin komutanın mezarını Ayasofya’ya gömdüler.
Meşhur romancı Dan Brown, Cehennem
isimli eserinin kurgusunda bu mezarı kullandı.
Harcına peygamber tükürüğü:
Peygamber Efendimiz doğunca Ayasofya’nın
kubbesi çöktü. Uzun süre tamir edilemedi. Hızır
aleyhisselam, “Hazreti Muhammed’in tükürüğünden
alıp, zemzem suyu ile birlikte kirece karıştırın,
tamir edin” dedi. Ricalarını kabul eden Hazreti
Muhammed, “Onunla ayakta durup ümmetime
nasip olsun” diye duada bulundu. Kubbelerin Resulullah’ın
ağız suyu ile yapılan yeri hâlâ aydınlık.
Fatih, Kâbe’yi gördü:
Fatih Sultan Mehmed, İstanbul’u kuşatmış
fakat alamamıştı. Bir gece Ayasofya’nın kubbesinde
kocaman bir nur belirdi. Bunu görüp,
fetih müjdesi kabul eden Osmanlı askerleri çok
sevindi. Kısa bir süre sonra da İstanbul düştü.
Ayasofya’daki ilk namazında Kâbe-i muazzamayı
gören Fatih, “Bu kubbe Peygamberimizin ağız
suyuyla ayakta duruyor” diyerek kubbenin ortasına
büyük bir altın top astırdı.
Minarelerin sırrı:
Kanuni, dedesi Fatih zamanında yapılan minarelerin
tamir edilmesini istedi. Mimar Sinan,
minareleri öyle yaptırdı ki şerefeye çıkmak için
aynı anda üç kişi minarenin içindeki merdivende
yürümesine rağmen birbirini görmez.
Çıkaramadılar:
Ayasofya camiye çevrildikten sonra içine pek
çok İslam motifi yerleştirildi. Kubbesine Allah,
Muhammed, Ebubekir, Ömer, Osman, Ali lafzları
7,5 metre çapındaki dev levhalara yazıldı.
Ayasofya 1935’te müzeye çevrilince bu levhalar
söküldü ancak çok büyük olduğu için kapıdan
çıkarılamadı. Çünkü çıkarılamasın diye caminin
içinde yapılmışlardı.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir