Yolda…

Kaybolan bir ömrün yankısı düşer de satırlara,
karşı dağlara seslenir…
İnsan ne garip bir sır. Kalbindeki hisleri,
merhameti, sevgiyi, güzelliği diri tutmayı beceremezse
hissizleşir, makineleşir!
Dil susacak, kalem yazacaksa; Dumanı tüten
çayın olacak masanda. Hem içini, hem avucunu
ısıtacak. Isıtacak ki, beyaz sayfalara sıcacık
cümleler düşsün. Terbiye edilmiş sessizliğimle,
kalemi alıp kâğıda varıyor elim. Kalemi alıp
kâğıda varmak kolay gibi görünüyor! Bu, kolay
aslında… Zor olan, hayata nasıl baktığımız! Yazmanın
öncesi olmalı, var da!..
Okumak gibi… İzlemek gibi… Koklamak gibi…
Yaşadıklarından, öğrendiklerinin özüne varmak
gibi… Yaşın kaç olursa olsun, hayatta öğrenecek
ne çok şey var. Ve ne kadar çok okusak ta daha
yolun başındayız. Ben, ben kadarım; sense sen
kadar! İnsanlar öğrendiği kadardır; ve hayatta
öğrenecek daha çok şey var. Yollar uzun ve ince,
yollar meşakkatli… Sonu ise güneşli ve aydınlıksa;
-ki aydınlığa çıkacak inşallah- yürüyebilmeli
emin adımlarla. Yürü yürüyebildiğin kadar!..
“Yaşarken bıraktığımız” mirasımızdır. Ve
yürüdüğümüz yollar… Yol bilmez, iz bilmez
yavrularımız bizim adımlarımızı takip ediyor.
Armut ağacında elma yetişemeyeceği gibi, yürüdüğümüz
yol neyse; geleceğe ektiğimiz tohumlarımız,
o yollarda kök salıyor. Zaman, şimdi!
Neredeyiz ve neyiz? İstikbale nasıl çocuklar
gönderiyoruz, bun düşünme vakti… Yavrularımız;
gelincik yaprağındaki tazelik gibi. Esen
rüzgârdan kim korur sizi? Toprağa düşmesin
yaprağın diye; kim sarar sıkıca, hangi dua tutar
dalından, hangi el koparmaya kıyamaz, dokunamaz
kızılına alına?.. Hangi ağacın gölgesi, güneşe
değdirmez yüzünü?.. Hangi bulut can suyunu
verir? İnsan… İnsan ne garip bir sır!..
Avuçlarımızdan akıp giderken zaman, ömür
bitiyor. Gelincik çiçeklerinin taçyaprakları, tohum
saçıyor.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir