Zehra

Necla Atila

Mevsimlerden yaz. Derme çatma gecekonduda yaşayan altı kişilik aile fakir hayatlarına rağmen huzurlu ve mutluydu.

Zehra ondört yaşına yeni girmişti. Evin en büyük kızıydı ve kendinden küçük iki kız, bir de erkek kardeşi vardı. Genç yaşta vefat eden babasının ilk hanımı geride iki erkek çocuk bırakmış, onları da dayıları sahiplenmişti.

Babası her sabah namazından sonra bahçeye iner, dilinde neşeli melodilerle meyve ağaçlarını ve sebzeleri sulardı. Ceylan gözlü, sırma saçlı, gül benizli Zehra, bahçeye bakan odanın camından babasını dinler, sonra da koşarak yanına inerdi. "Babam sen dinlen, biraz da ben sulayayım" diyerek, gürül gürül akan hortumu babasının elinden alır, ağaçların tepesine su fışkırtırdı.

O gün de sulama işi bitmiş, annesinin asmanın altına hazırladığı sofraya neşeyle oturmuşlardı ki, duydukları ayak sesiyle kapıya döndüler. Gelen, yirmiüç yaşlarında, orta boylu, zayıf, seyrek saçlı, sevimli yüzlü bir delikanlıydı. Gülümseyerek yaklaşan genci babası kollarını açarak karşıladı;

“Vay yeğenim, hoş sefa geldin. Zehra kızım koş çay bardağı getir.”

Zehra ceylan gibi sekerek içeriye seğirtti. Kendine uzatılan çayı mahcup bir edayla alan delikanlının gözleri Zehra’ya takılmıştı.

Bir yandan kahvaltı yapmış, bir yandan da dayısının sorularını cevaplamıştı delikanlı. Anlattığına göre askerden geleli bir yıl olmuştu. Anne-babası arka arkaya vefat etmiş, bir ablası ve ağabeyiyle kalakalmışlardı. Onlar da evlenip başka şehirlere yerleşince, o da dayısına gelmişti. Köydeki evi satıp burada bir düzen kuracağını anlatmıştı heyecanla. Bir yandan da fark ettirmemeye çalışarak Zehra'yı süzmüştü.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir